AZİZ MAHMUD HÜDAYİ HAZRETLERİ

İstanbul

(d.1543 / ö.1623)

Asıl adı Mahmud'dur. Aziz ismi ise ona bir saygı ifadesi olarak onun bi­yografisini yazanlar tarafından kullanılmıştır. "Doğru yola mensup" anlamına gelen "Hüdâyî" nisbesi ise şeyhi Üftade Hazretleri tarafından verilmiş ve kendisi bunu şiirlerinde mahlas olarak kullanmıştır. Babasının adı Fazlullah b.Mahmud'dur. Cüneyd-i Bağdadî ve Peygamber Efendimizin soyundan olup Seyyid'dir. Hicrî 948 (m.1543) yılında Koçhisar'da (Şereflikoçhisar) doğmuştur. İlk tahsilini Sivrihisar'da tamamladıktan sonra tahsiline devam için İstanbul'a gitmiş, bir yandan Nâzırzâde Muslihiddin Efendi'nin sohbetine devam etmiştir. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra hocası Nâsırzâde, Edirne'deki Selimiye Medresesi'ne müderris olarak tayin edilince, o da hocası ile birlikte miladî 1571 yılında Edirne'ye gitmiştir. Daha sonra Nâsırzâde Mısır ve arka­sından Şam kadısı olunca o da kadı naibi (yardımcısı) olarak hocası ile birlikle Mısır'da ve Şam'da bulunmuştur. Miladî 1573 yılında ise yine hocasının naibi sıfatıyla Bursa'ya gitmiştir. Bir süre sonra da Ferhadiyye Medresesi'ne (Bursa-Yıldırım Beyazıd külliyesi­ne yakın bir yerde bulunduğu bilinen bu medrese bugün yok olmuştur) müder­ris ve Camii Atik Mahkemesi'ne nâib olmuştur. Mısır'da bulunduğu sırada Halvetiyye şeyhlerinden Kerîmüddin Halvetî Hazretleri'ne intisap eden Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, tâ gençliğinden beri meyilli olduğu tasavvuf yolunda daha fazla mesafe kaydetmeyi zaten ar­zuluyor olmalıydı. 1576 yılında hocası Nâsırzâde'nin vefatından sonra gördüğü rüyalar ve aldığı manevî işaretler üzerine "gam ve bela mesleği" müderrislik ve naiplikten istifa ederek, Bursa'da bulunduğu sürece vaazlarına devam ettiği ve kendisine hayran olduğu Üftade Hazretleri'ne intisap etti. Şeyhi ondan, mal ve mülkten, makam ve mansıptan tamamen uzak­laşıp nefsini ayaklar altına almasını istedi. O da bütün servetini dağıttı, o gün için çok cazip olan makamları terk etti. Şeyhinin isteği üzerine bir sı­rıkla sırtına ciğer yüklenerek bir zamanlar kadılık yaptığı Bursa sokakla­rında ciğer sattı, dergâhın tuvaletlerini temizledi. Tarikata girecek kişiler şayet makam ve şöhret sahibi ise önce onların benliklerini eritme taktiği olarak uygulanan ciğer sattırma hadisesinin, pek çok sofinin başından geçtiği, sofi biyografilerinde yer almaktadır. Bu tür hadiseler menkibevî bir özelliğe bürünmüş ise de, tasavvufa atılan ilk adımın benliğin yok edilmesiyle başladığını göstermesi açısından bu gerçeğin sembolik ifadesi olmuştur. Hüdâyî Hazretleri, daha sonra çok sıkı riyazete girdi. Üç günde bir sade­ce kuru ekmekle iftar etti. Bu riyazet o kadar sıkı idi ki, çarşıya çıkınca diriler­den çok ölüler görmeye başladı. Bu durumu şeyhine anlattığında: "Riyazetle ruhunu kuvvetlendirdin. Ben de ilk intisap yıllarımda diriler­den çok ölüleri gördüm" diye cevap verdi. Hüdâyî Hazretleri, üç yıl gibi kısa bir sürede hilafet alacak seviyeye yük­seldi. Şeyhi tarafından kayınbiraderi Ali Çelebi ile birlikte halife olarak mem­leketi olan Sivrihisar'a gönderildi. Altı ay sonra Üftade Hazretleri vefat edince, Hüdâyî Hazretleri, Rumeli tarafına gitti ve bir müddet orada ikamet etti. Ru­meli taraflarında ne kadar kaldığı bilinmiyor. Daha sonra İstanbul'a geldi ve bir müddet Küçük Ayasofya civarında kaldı. Daha sonra Üsküdar'daki Rum Mehmed Paşa Camii yakınlarında bir yerde yerleşti ve bir yandan da kendisi için bir tekke inşa ettirmeye başladı. Bu gün Üsküdar'da halen mevcut olan ve Aziz Mahmud Dergâhı diye bilinen zaviyesinin inşaatını 1594 yılında tamam­layarak oraya taşındı. Bu sırada günlük yüz akçe maaşla Fatih Camii vaizliğine ve müderrisliğine tayin edildi. Böylece bir zamanların şeyhinin: "Sana vaizlik vazifesi verdik" şeklindeki ifadesi gerçekleşmiş oluyordu. Uzun süre Fatih Camii vaizliğini sürdürdükten sonra, tekkesine uzaklığı nedeni ile bu görevi bıraktı ve Üsküdar Mihrimah Sultan (İskele) Camii'nde her Per­şembe vaaz etmeye başladı. Daha sonra Sultanahmet Camii'nin inşaatı ta­mamlanınca, bu camide açılış merasimindeki ilk hutbeyi Hüdâyî Hazretleri okudu ve her ayın ilk pazartesi günü bu camide vaaz vermeyi kabul etti. Aziz, Mahmud Hüdâyî Hazretleri, ömrü boyunca, sekiz padişahın (Kanunî'den IV. Murad'a kadar) devrini idrak etmiş, bunlardan bazıları ile çok sıkı bir ilişki içinde olmuş ve saraydan büyük saygı görmüştür. Hüdâyî Hazretleri'nin sultanlarla münasebeti, III. Murad'la başlamıştır. III. Murad'ı adalete, halka şefkatli davranmaya, odun vs. gibi halkın zarurî ihtiyaçlarını teminde tedbirler almaya teşvik eden ikazlarda bulunmuş, hatta hak­sız yere cezalandırılan devlet adamları için şefaatçi olmuştur. O, saraya yakınlığını marufu emredip, münkerden nehyetme gayesinde kullanarak âlimlerin amirleri ikaz ve nasihatte bulunması görevini hakkıyla ye­rine getirmiştir.  III. Murad'ın yerine geçen II. Mehmed'le Hüdâyî Hazretleri'nin münasebeti olup olmadığına dair bilgiye sahip değiliz. Fakat daha sonraki padişah I. Ahmed'le çok yakın münasebetleri olmuştur. Hatta I. Ahmed'in ona mürid ol­duğu söylenir. Ahmed'in Hüdâyî Hazretleriyle tanışmasına gördüğü bir rüya aracı ol­muştur. Padişah rüyasında Nemçe (Avusturya) kralı ile güreş tutmuş ve yenile­rek sırtının yere geldiğini görmüş. Tabirciler pek hoş olmayan bu rüyanın tabi­rinde aciz kalınca, tavsiye üzerine rüyanın tabir edilmesi için padişah, elçiyle Hüdâyî Hazretleri'ne bir mektup göndermiş. O da rüyayı şöyle tabir etmiş: "Allah, cansızlar arasında yeryüzünü, vücutta da sırtı en kuvvetli yarat­mıştır. Yerle sırtın bir araya gelmesinden iki kuvvet birleşmiş oluyor. Bu da düşmana galip gelineceğine işarettir." Gerçekten de Avusturya kralına karşı yapılan sefer, zaferle sonuçlanmış ve Estergon Kalesi geri alınmıştır. Rüyanın tabirinin doğru çıkması, Hüdâyî Hazretleri'ne karşı padişahın hayranlığına sebep olmuştur. Sultanahmet Camii'nin temeline ilk kazmayı vurma ve caminin açılışı sı­rasında ilk hutbeyi okuma gibi imtiyazları padişahın Hüdâyî Hazretleri'ne vermesi ona karşı duyduğu derin saygının delilidir. Hatta bir defasında padişahın Hüdâyî Hazretleri ile karşılaşınca atından inip onu bindirdiği, onun da bir süre ata binip tekrar indiği ve şeyhimizin: "Oğlum! Padişahlar rikabında yürüsün" şeklindeki duası yerini bulsun diye padişahın bu teklifini reddetmedim" dediği kaydedilmiştir. Bu olay üzeri­ne Padişah Sultanahmet'in şu beyitleri söylediği nakledilir:

Varımı ben Hakk'a verdim, gayrı varım kalmadı.

Cümlesinden el çeküp pes dû cihanım kalmadı.

Çünkü Hubbüllah erişti, çektü beni kendüne,

Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.

Evliyanın himmeti, yaktı beni hal' eyledi.

Safîyim buldum safayı, dû cihanım kalmadı.

Ahmed ider, "Yâ İlâhî! Sana şükrüm çok durur,

Hamdülillâh aşk-ı Hakk'tan gayri varım kalmadı.

Sultan Ahmet vefat edince cenazesinin yıkanması için Hüdâyî Hazretleri davet edilmiş, fakat o yaşlılığını öne sürerek, yerine zâkirbaşısı Şaban Dede'yi göndermiştir. Bir defasında Sultan Ahmed, Hüdâyî Hazretleri'ne hediye göndermiş, fa­kat o bu hediyeyi kabul etmemiştir. Padişah aynı hediyeyi, Şeyh Abdülmecid Sivasî Hazretleri'ne göndermiş, Hüdâyî Hazretleri'nin o hediyeyi kabul etme­diğini söyleyince Sivasî Hazretleri: "Padişahım! O Anka kuşudur, leşe tenezzül etmez" demiştir. Daha sonra Hüdâyî Hazretleri ile karşılaştıkları bir sırada, Padişah, Sivasî Hazretlerinin bu sözünü ona nakletmiş, o