Seyyid Ahmed Hicâbî Efendi Hazretleri

Kastamonu

(d.1826 / ö.1889)

Kastamonu velilerinin büyüklerindendir. Soyu Rasulüllah Efendimiz (s.a.v.)'e uzanmaktadır. Büyük Veli Ahmed Siyahî Hazretleri'nin oğludur. Ana karnında iken kendini belli eden hazret, çocukluk çağında da birçok harikalar göstererek geleceğin büyük velisi olacağını belli etti. Tahsil yaşına gelince kıraat âlimlerinden Hasan Hüsnü Efendi'den Kur'an-ı Kerim dersleri aldı. Babası Ahmed Siyahî Hazretlerinden sarf, nahiv ve diğer zahir ilimlerini tahsil etti. Daha sonra Keskinzâde Ahmed Erib Efendi Hazretleri'nin sohbetlerine devam ederek tasavvuf bilgilerini geliştirdi. Ahmed Hicabı Efendi, Keskinzâde Hazretleri'nin vefatı üzerine İstan­bul'a geldi. Burada da tahsiline devam ederek meşhur âlimlerden Müneccimbaşı Tahir Efendi'den hikmet, astronomi, eski sadrazam Mehmed Rüşdî Paşamdan mantık, edebiyat ve Hazım Efendi'den usul-i fıkıh dersleri aldı. Bu tahsilleri sırasında, Hocapaşa semtindeki Safvetî Paşa Dergâhı’nda oturan ve irşad hizmetlerine devam eden, Mevlana Halid Bağdadî Hazretleri'nin sağlığında kendi yerine tayin ettiği ve sağlığında kendi yerine irşad makamına geçirdiği Abdülfettah-ı Akrî Hazretleri'ne koştu ve dört yıl hizmetinde bulundu. Bu sırada tasavvuf yolunda da hayli ilerleme kaydetti. Babası Ahmed Siyahî Hazretleri'nden tasavvuf icazeti alan Ahmed Hicabı Efendi Hazretleri, Abdülfettah-ı Akrî Hazretleri'nden de ikinci hilafet icazetini aldı. Altı yıl süreyle İstanbul'da zahir ve bâtın ilimlerini ilerletip iki ayrı veli­den şeyhlik icazetlerini de aldıktan sonra 1857 yılında Kastamonu'ya döndü. Bir süre babasının yanında kalarak onun talebeleriyle meşgul oldu. Bundan sonra bu dergâhta vefatına kadar irşad hizmetleriyle meşgul oldu. Ahmed Hicabi Efendi Hazretleri, sık sık bölgeye seyahate çıkar, hayır kurumlarının gelişmesi ve yaşaması için çalışır, birtakım imar hareketlerini bizzat yönetirdi. Abana, Bozkurt, Taşköprü, Araç ilçe ve köylerinde cami, okul ve dergâh inşa ettirmiştir. Bir ara Çorum'a geldiği, orada bulunan türbeleri ve hayatta bulunan âlim ve mutasavvıfları ziyaret edip görüştüğü, Çorum camiinde vaaz ve nasihatte bulunduğu, daha sonra İstanbul'a gidip, orada yine ilim çevreleri ile bir araya geldiği, eski dost ve tanıdıklarını ziyaret edip oradan Bursa'ya geçtiği anlaşılmaktadır. Pertev Paşa, Sırrı Giridî Paşa ve emsalleri birçok devlet ricali Ahmed Hicabi Hazretleri'nin müritleri arasında yer almışlardır. Seyyid Ahmed Hicabi Hazretleri, bölgenin bütün meseleleri ile ilgilendi ve herkes onu ihtiyacı için bir cankurtaran simidi olarak gördü ve tanıdı. Bu sı­rada yaşı da ilerlemeye başladı ve hastalandı. Hastalığında da çevresini ve ziya­retçilerini ihmal etmedi, gece gündüz demeden insanların hizmetleriyle meşgul olmaya devam etti. Seyyid Hicabı Hazretleri, Tosya'da bulunan ulemadan Mahir Efendi'nin gelmesi için haber gönderdi. Haberi alan Mahir Efendi, on iki saatlik mesafeyi sekiz saatte alarak huzura ulaştı. Seyyid Hazretleri ona bakarak: "Molla Mahir, görüyorsun. Biz pazarlığı ilerlettik. Cenabı Hakk'ın emri­ni bekliyorum. Vasiyetlerimin yerine getirilmesine, dergâh ve medresenin me­murluğuna ve talebelerin yetiştirilmesine gayret ve himmet et. Benim için mü­teessir olma. Aradığım bu gün idi. Ölüm halimizin kolay ve güzel olması için hemen dua edin" buyurdu. Sonra damadı Keskinzâde'ye kütüphanedeki ema­netler içerisinde bulunan ve muhterem babasına Mevlana Halid Bağdadî Haz­retleri tarafından ihsan edilen yeşil tacın tabutunun üzerine konulmasını, kabri­nin süslü yapılmamasını ve dergâha hizmetini devam ettirmesini tembih etti. Cuma günü yanına giren aile fertlerine ve hizmetinde bulunanlara: "Bizim etrafımız artık mukaddes ruhlarla doldu. Çok dikkatli hareket edin. Çok seyrek olarak girip çıkın" buyurdu. İkindiye doğru bir abdest alıp ya­tağına uzandı. Bundan sonra vefat edeceği seher vaktine kadar başında hafızlar Kuran okumaya devam ettiler. 1889 yılında Yüce Allah'ın geniş rahmeti ile kucaklaştı. Cennetteki makamına yürüdü. Sayısız menkıbelerinden bir örnek aşağıdadır: "Ahmed Hicabı Hazretleri'nin sohbetlerinde bulunmuş ve bir ara da Si­vas valiliği yapmış olan Memduh Bey şöyle nakletmektedir: "Bir gün huzurunda Bursa'ya gittiğimi söylemiştim. Mukaddes makam­ları ziyaret edip etmediğimi sordu. Bütün evliya ve âlimlerin türbelerini ziyaret ettiğimi söyledim. Molla Hüsrev'in kabir taşında ne yazılı olduğunu sordu. Ga­rip bir tesadüf olarak hoca efendinin kabir taşındaki yazı hoşuma gitmiş, dik­katle okumuştum:

Menba-ı ilm-ü hüner,

Vâris-i ulûm-i Hazret-i Hayru'l-Beşer.

Neyyir-i hurşid-i eser,

Sâhibü'd-Dürer ve'l-Gurer

Mevlânâ Muhammed Hüsrev.

yazılı idi. Kendisine okuyuverdim. Sonra: "Gördün mü? Şeyh Hazretleri'nin kabir nişanı olan mezarının taşı bile onun vasıflarını kıyamete kadar muhafazaya, senin gibi pek çok ziyaretçinin kabrine nakşa çalışırken ilmî eserlerini takdir eden hafızlar şanlı namını, ulu kadrini, kıymetini nasıl unutabilir?" İlim tahsili için bütün gücünü, kuvvetini ve hayat sermayesini sarf etmek için bir büyüğe hizmetçi olmak isteyen o taşın hali sana ders ve ibret olsun" buyurdu.

Yüce Allah sırrını mukaddes ve bereketli kılsın.